Zehra25
Moderator
Yerden gökten aşağıdan yukarıdan duyduğu hep: “Sen yaparsın Bahar.”
Sürekli bunu duyduğu için mi yapıyordu yoksa gerçekten yaptığı için mi duyuyordu, bilmiyordu artık. Tek bildiği çok yorgun olduğuydu. Bir süredir dişlerini sadece geceleri değil, gündüzleri de sıkıyordu. Mesela…
Alt dudağı üst dudağına bindirme yapmıştı Temel Reis gibi. Telefon uygulamalarından, ortalığa saçılmış üç beş cümlelik bilgilerden edindikleriyle, çenesini ileri geri oynatarak, eliyle masseter kasına masaj yaparak yüzünü geri kazanmaya çalışıyordu.
Biri gelip de ne yapıyorsun böyle dese, Allah yarattı demez aşağıdan yukarıdan girişmek isterdi. Evet ‘aynen’ aşağıdan yukarıdan gelen “Bahar sen yaparsın” cümlesindeki gibi.
Bilgisayar ekranındaki kadının işi buydu, yüz yogası eğitmeniydi. Ancak şu an ona da yaptığı işten dolayı saygı duyacak durumda değildi. İşyeri güvenliğinden sorumlu vatandaş, merdiven rıhtlarının yükseklik farkından rapor yazabiliyordu da… Akşamları bile cevaplamak zorunda kaldığı maillerden yaşadığı bu hasarların konusu dahi olmuyordu o raporlarda. Mesela…
Nerede kaldı diş sıkmaya bağlı sırt ağrıları, boyun tutulmaları, bir ara tanıştığı pilates masrafıyla alt etmeye çalıştığı siyatik…
İş stresi yüzünden gittiği doktorları düşündü.
Sırasıyla: Göz; durmayan seğirme sebebiyle.
Kulak; iç sıvı dengesizliği sebebiyle.
Dahiliye; kolit başlangıcı, karın ağrısı, kramp sebebiyle.
Ortopedi; sağ kol ağrısı, boyun düzleşmesi sebebiyle ve belki daha neler neler…
Cildiye; strese bağlı egzama sebebiyle.
Bunların yanında diş sıkmanın lafı mı olurdu? Mesela…
Evet, henüz bir psikiyatriste gitmemişti. Hani şu fıkradaki gibi: Adamın biri şiddetli ishal olmuş ama dahiliye yerine psikiyatri servisine sevk edilmiş. Aradan bir hafta geçmiş, adam yolda bir arkadaşına rastlamış. Arkadaşı sormuş: “Yahu senin ishal ne oldu, iyileşti mi?” Adam gayet sakin ve huzurlu bir şekilde cevap vermiş: “Yok, hala devam ediyor ama artık takmıyorum.” Hahahaha aman ne kadar da komik…
Biri de dur sen yapma, şunu da ben yapayım dememişti. Onu da geçmişti, ucundan tutayım diyen de çıkmıyordu. Önce yapsan iyi olur, sonra bu senin görevin, sonra yapmak zorundasın, en sonra da yapmazsan küseriz geliyordu.
Son senelerde en çok şaşırdığı ve üzüldüğü de bu olmuştu. Abicim hangi ara be, hangi ara küsme hakkını da buldunuz kendinizde diye feryat edesi geliyordu. Ben eşeğim demedim, bu semerler nereden yağıyor üstüme… Nasıl karar verdiniz bunların benim görevim olduğuna?
Yaptığı işleri kontrol eden bile yoktu, bu da çok şey anlatıyordu aslında. Hata yapamazdı, yaparsa tüm sorumluluk kendisine aitti. Öte yandan yüzde doksan dokuz hatasız giderken biri gelip aferin demezdi. Hoş, o aferinlere karnı doyalı da çok olmuştu. Hatta aferin diyene de şöyle bir aşağıdan yukarıdan girişmek geçerdi aklından. Bunun da sen yaparsın Bahar’dan hiç farkı yoktu artık. İlkokul beşinci sınıfta bırakmıştı aferin meselesini.
Bilmiyorum demeyi, yardım istemeyi öğrenmeliydi. Yardım istemediği bunca sene boyunca kimse de aman biz de onu rahatsız etmeyelim yormayalım dememişti. Daha da kötüsü yardım başlığı altında ve ekseriyetle kendilerini tatmin etmek için yaptıkları, kaşıkla verip kepçeyle almak üzerine kuruluydu. Ortalık “ben ben beeeen ben yaptım beeeen” diye gezinen ucubelerle doluydu. O olmayan benlerin altında ezilmiş, kendi rahatları için istediklerinin yolu kapanınca selamı sabahı kesen.
Al işte yine olmuştu olan. Keyiflenmişti birden. İçinde bestesi dinleyeni alkışı kendine ait olan senfoni çalmaya başlamıştı. “Ben yaparım Bahar.”
Hem de ben demeden yaparım. Küsene küsmem. Kendime de kızmam.
Masseter masajını bırakıp bir şarkı açtı. “Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum, yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar…”
Yürü be kim tutar… Mesela…
“Sen yaparsın Bahar.”
Sürekli bunu duyduğu için mi yapıyordu yoksa gerçekten yaptığı için mi duyuyordu, bilmiyordu artık. Tek bildiği çok yorgun olduğuydu. Bir süredir dişlerini sadece geceleri değil, gündüzleri de sıkıyordu. Mesela…
Alt dudağı üst dudağına bindirme yapmıştı Temel Reis gibi. Telefon uygulamalarından, ortalığa saçılmış üç beş cümlelik bilgilerden edindikleriyle, çenesini ileri geri oynatarak, eliyle masseter kasına masaj yaparak yüzünü geri kazanmaya çalışıyordu.
Biri gelip de ne yapıyorsun böyle dese, Allah yarattı demez aşağıdan yukarıdan girişmek isterdi. Evet ‘aynen’ aşağıdan yukarıdan gelen “Bahar sen yaparsın” cümlesindeki gibi.
Bilgisayar ekranındaki kadının işi buydu, yüz yogası eğitmeniydi. Ancak şu an ona da yaptığı işten dolayı saygı duyacak durumda değildi. İşyeri güvenliğinden sorumlu vatandaş, merdiven rıhtlarının yükseklik farkından rapor yazabiliyordu da… Akşamları bile cevaplamak zorunda kaldığı maillerden yaşadığı bu hasarların konusu dahi olmuyordu o raporlarda. Mesela…
Nerede kaldı diş sıkmaya bağlı sırt ağrıları, boyun tutulmaları, bir ara tanıştığı pilates masrafıyla alt etmeye çalıştığı siyatik…
İş stresi yüzünden gittiği doktorları düşündü.
Sırasıyla: Göz; durmayan seğirme sebebiyle.
Kulak; iç sıvı dengesizliği sebebiyle.
Dahiliye; kolit başlangıcı, karın ağrısı, kramp sebebiyle.
Ortopedi; sağ kol ağrısı, boyun düzleşmesi sebebiyle ve belki daha neler neler…
Cildiye; strese bağlı egzama sebebiyle.
Bunların yanında diş sıkmanın lafı mı olurdu? Mesela…
Evet, henüz bir psikiyatriste gitmemişti. Hani şu fıkradaki gibi: Adamın biri şiddetli ishal olmuş ama dahiliye yerine psikiyatri servisine sevk edilmiş. Aradan bir hafta geçmiş, adam yolda bir arkadaşına rastlamış. Arkadaşı sormuş: “Yahu senin ishal ne oldu, iyileşti mi?” Adam gayet sakin ve huzurlu bir şekilde cevap vermiş: “Yok, hala devam ediyor ama artık takmıyorum.” Hahahaha aman ne kadar da komik…
Biri de dur sen yapma, şunu da ben yapayım dememişti. Onu da geçmişti, ucundan tutayım diyen de çıkmıyordu. Önce yapsan iyi olur, sonra bu senin görevin, sonra yapmak zorundasın, en sonra da yapmazsan küseriz geliyordu.
Son senelerde en çok şaşırdığı ve üzüldüğü de bu olmuştu. Abicim hangi ara be, hangi ara küsme hakkını da buldunuz kendinizde diye feryat edesi geliyordu. Ben eşeğim demedim, bu semerler nereden yağıyor üstüme… Nasıl karar verdiniz bunların benim görevim olduğuna?
Yaptığı işleri kontrol eden bile yoktu, bu da çok şey anlatıyordu aslında. Hata yapamazdı, yaparsa tüm sorumluluk kendisine aitti. Öte yandan yüzde doksan dokuz hatasız giderken biri gelip aferin demezdi. Hoş, o aferinlere karnı doyalı da çok olmuştu. Hatta aferin diyene de şöyle bir aşağıdan yukarıdan girişmek geçerdi aklından. Bunun da sen yaparsın Bahar’dan hiç farkı yoktu artık. İlkokul beşinci sınıfta bırakmıştı aferin meselesini.
Bilmiyorum demeyi, yardım istemeyi öğrenmeliydi. Yardım istemediği bunca sene boyunca kimse de aman biz de onu rahatsız etmeyelim yormayalım dememişti. Daha da kötüsü yardım başlığı altında ve ekseriyetle kendilerini tatmin etmek için yaptıkları, kaşıkla verip kepçeyle almak üzerine kuruluydu. Ortalık “ben ben beeeen ben yaptım beeeen” diye gezinen ucubelerle doluydu. O olmayan benlerin altında ezilmiş, kendi rahatları için istediklerinin yolu kapanınca selamı sabahı kesen.
Al işte yine olmuştu olan. Keyiflenmişti birden. İçinde bestesi dinleyeni alkışı kendine ait olan senfoni çalmaya başlamıştı. “Ben yaparım Bahar.”
Hem de ben demeden yaparım. Küsene küsmem. Kendime de kızmam.
Masseter masajını bırakıp bir şarkı açtı. “Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum, yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar…”
Yürü be kim tutar… Mesela…
“Sen yaparsın Bahar.”